Ana içeriğe atla

Nitelikli

I missed it

The river inside me once surged with unyielding force its waters wild and restless, breaking through every dam I reacted with the fury of storms, with the tenderness of melting ice I was a flame that burned too bright, too loud, mad with feeling, dizzy with the chaos of love and pain Every moment was a tempest I trembled, I laughed, I wept without shame I lived inside the very edges of madness, because to feel less was unthinkable But that river has run dry not by choice, not by will, but by countless silences swallowed whole, by countless touches that never reached, by countless words that turned away The warmth was squeezed out slowly like light fading through cracked glass and what remains is the cold stillness of stone There is no longer a storm inside me, no eruption, no thunder, even the smallest joys fall like rain on dust, unable to awaken what has been sealed away Love too has become a ghost, a distant echo barely remembered, not because it was lost but because it was never tr...

Film Noir

Bu yazıda sizlere The Maltese Falcon ile yaklaşık sekiz yıl önce tanıştığım ve şimdi de en sevdiğim tür olan kara filmden (film noir) küçükçe bahsedeceğim.

Çıkış noktası 1929 Amerika Ekonomik Buhranı ve Hitler'in avrupayı darmadağın ettiği 2. Dünya Savaşı dönemlerine uzanır. Almanya ile başlayarak, Nazilerden kaçarak Amerika'ya gelen ekspresyonist yönetmenler/sanatçılar film noir'ı başlatmışlardır.

Bu filmleri anlatmak için birçok ad kullanabilirim sanırım: Karanlık, zalim, suç, cinayet, gece, yozlaşma, paronaya, kafa sesleri, kaos, bunalım... Sinema tarihinin karanlık yüzüdür bence film noir.  Zaten böyle bir film akımı olmamasına şaşırırdım. Akımın başladığı o tarihlerde insanların yaşadığı karanlık olayların karşısında kendilerini mutlu, güzel günlerin beklediğine inanmaları çok zor olmalıydı. 

Noir filmleri sevmemin en büyük sebeplerinden biri olayların geriye doğru aydınlanması, başta bize sunulan o yapının giderek kırılmasıdır. Kötü her zaman kötüdür ve iyi de belki kötü olabilir. Bu kirlenmiş dünyada iyilikle kötülüğün, suçluyla suçsuzun ayırt edilemeyecek kadar iç içe geçmesi de ayrı sevme sebebimdir. İnsanın doğasını, hayatın iğrençliğini, arada kalmaları, intikamı, ihaneti; ışıkla gölgenin arasında inanılmaz bir zıtlık oluşturarak (ışık ve gölgelerin kullanımının insanın doğasındaki ayrıntıları daha da belirginleştirmek için böyle kullanıldığını düşünüyorum), rahatsız edici kamera açılarıyla bize sunar bu filmler. Filmin bütününü yakalamakta zorlandıran flashbackler vardır. Bu filmlerde kahraman yoktur kahraman olmayan vardır diyebilirim sanırım. Olaylar bu kahraman olmayanın etrafında şekillenir ve bu kişi gridir, net değildir. 

Film noir bence güvendiğimiz çoğu olguyu gözden geçirmemizi ister. Fark etmediğimiz karanlık yönlerimizin açığa çıkmasını ve masumiyetimizin üzerinde düşünerek bunu sorgulamamızı amaçlar, yani öteki beni.

Raymond Chandler, Dashiel Hammet (The Maltese Falcon yazarı), W. R. Burnett gibi yazarların dedektif romanları bu filmlere büyük kaynak sağlamıştır. Bu romanları okuduğunzda erkek/ana karakterin aşırı dengesiz ve sorunlu olduğunu görürsünüz. Bir de onun hayatına giren ve çıktığına her şeyi alt üst eden, tehlikeli ve kötü bir kadın vardır (femme fatal) ki bu da zaten film noir'ın vazgeçilmez ögelerinden biridir. 

Sizlere izlediğinizde sizi etkileyecek küçük bir film noir listesi bırakıyorum:
State of Grace (Phil Joanou), The Usual Suspects (Bryan Singer), King of New York (Abel Ferrara), Memento (Christoper Nolan),  Drive (Nicolas Winding Refn), The Limey (Steven Soderbergh), The Last Seduction (John Dahl), Taxi Driver (Martin Scorsese) (en sevdiğim neo noir), Nightmare Alley (Edmund Goulding), Blue Velvet (David Lynch), Blade Runner (Ridley Scott), The Killing (Stanley Kubrick), Chinatown (Roman Polanski), The Wrong Man (Alfred Hitchcock), Hight Moves (Arthur Penn), Brick (Rian Johnson), The Sound of Fury (Cy Enfield), One False Move (Carl Franklin),  Obsession (Edward Dmytryk), L.A Confidential (Curtis Hanson)

KISA BİR EKLEME: Film noir'ın aslında The Touch of Evil ile en azından belli bir dönem sonlandığını düşünsem de günümüz bilim-kurgu sineması evreninde de film noir anlayışına rastlamamız mümkün.




Yorumlar

Popüler Yayınlar